Geçen Çınaraltı’nda otururken bir amca ile tanıştım. Amca, benim sağlık çalışanı olduğumu öğrenince, bir süredir devam eden rahatsızlığından bahsetti. "Peki," dedim, "bir doktora göründün mü, bir tedavi süreci başlattın mı?"
Verdiği cevap, aslında toplumumuzda hala yaygın olan bir yanlış anlaşılmanın özeti gibiydi:“Yeğenim,” dedi, “şifa Allah’tandır. O isterse iyileştirir, istemezse hekimlerin ilacı ne eylesin? Kaderimizde ne varsa o olur, ben tevekkül ettim bekliyorum.”
O an durdum. Amcanın teslimiyeti ve inancı çok samimiydi; ancak bu teslimiyet, İslam’ın bize öğrettiği "sebeplere sarılma" sorumluluğunu dışarıda bırakan, eksik bir tevekkül anlayışına dayanıyordu. O, şifayı beklerken aslında şifaya giden yolları kendi elleriyle kapatıyordu.
İşte bu yüzden, İslam medeniyetinin sağlığa ve ilme bakışını yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Zira sağlık, sadece bir dua konusu değil, aynı zamanda üzerinde düşünülmesi ve çaba gösterilmesi gereken ilahi bir emanettir.
Efendimiz (s.a.v.) devesini bağlamadan tevekkül eden bir bedeviye 'Önce deveni bağla, sonra tevekkül et' buyurarak, bizlere inancın ihmalkarlık olmadığını, aksine sorumluluk almak olduğunu öğretmiştir.
Ben de bir tıp tarihi bilim uzmanı olarak amcayı aydınlattığım hususta, yani İslam Medeniyetinde, Hz. Peygamber’in Rehberliğinde Sağlık konusu yazmak istedim.
İslam medeniyetinde sağlık, ilahi bir nimettir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Allah, hangi derdi vermişse, mutlaka devasını da vermiştir” buyurarak, her hastalığın bir şifası olduğunu müjdelemiş ve insanlığı araştırmaya, çabalamaya teşvik etmiştir.
Peki, ilaç kullanmak veya tedavi olmak, kaderin veya ilahi hükmün dışına çıkmak mıdır? Peygamber Efendimiz bu soruya, “İlaç da Allah’ın hükmünün bir parçasıdır” diyerek cevap vermiş; tedbir almanın inancımızın bir gereği olduğunu bizlere öğretmiştir.
O, sadece bir tebliğci değil aynı zamanda bilime ve işin ehline duyulan saygının en güzel örneğidir:
- Hastalara hekime başvurmayı tavsiye etmiş,
- Kendisi de tedavi süreçlerinde hekimlerin bilgisine güvenmiş,
- Sahabelerini (örneğin Ebû Vakkas’ı) döneminin en yetkin hekimlerine, Hâris bin Kelede’ye muayeneye yönlendirmiştir.
Bu yaklaşım, İslam’ın bilime, uzmanlığa ve liyakate verdiği değerin en önemli kanıtıdır. Modern dünyada da sağlığımızı emanet ettiğimiz hekimlerimize ve alanında uzman kişilere duyduğumuz saygı, aslında bu kadim sünnetin günümüzdeki izdüşümüdür.
Unutmayalım ki; şifa Allah’tandır, ancak o şifaya ulaşmanın yolu, liyakatli ellere ve ilmin ışığına başvurmaktan geçer.
Habip Gostak
Tıp Tarihi ve Etik Bilim Uzmanı
Kaynaklar:
Ali Haydar Bayat, Tıp Tarihi

Yorumlar
Yorum Gönder