Ankara’nın gri sabahlarından biriydi. Asfaltın üzerinde süzülen siyah-beyaz bir polis aracı, omuzlarında ağır bir yük taşıyordu. O yıllarda ambulans, sadece beyaz bir minibüs değil; bazen bir polisin vicdanı, bazen de bir hastane koridorunun ucu bucağı belli olmayan uzantısıydı. Kasaba hastanesinin bahçesinde, motoru hala sıcak olan eski bir ambulans duruyordu. Şoför Ahmet Efendi, telefonun başında beklerdi. Bir mahalleli arar, "Hanım fenalaştı!" derdi; Ahmet Efendi gider, hastayı evinden alır, hastaneye getirirdi. Her şey bu kadar basitti: Bir telefon, bir araç, bir hastane. Ancak otoyolun karanlığında işler değişiyordu. Şehrin dışındaki o keskin virajda bir kaza olduğunda, gökyüzüne yükselen yardım çığlığının bir adresi yoktu. Oraya kim gidecekti? En yakın hastane mi? Yoksa devriyedeki trafik polisi mi? Emniyet Genel Müdürlüğü, bu belirsizliğe bir çözüm bulmaya çalışıyordu. Yol kenarlarındaki bazı stratejik noktalara, üzerinde "Ambulans" yazan polise ait ara...