Tarih kitapları genellikle İstanbul’un fethini surlara tırmanan askerlerin cesareti, Şahi toplarının kudreti ve Fatih’in stratejik dehasıyla anlatır. Ancak bu devasa kuşatmanın ardında, bugün bile modern lojistik disiplinine parmak ısırtacak bir sağlık ve tahliye organizasyonu yatmaktaydı.
Savaş sadece surların üzerinde değil, aynı zamanda o surların hemen gerisinde, can kurtarma telaşıyla verilen bir başka cephede yaşanıyordu.
Osmanlı, Konstantinepolis surları önünde sadece bir ordu değil, aynı zamanda kusursuz bir sistem kurmuştu. Yaralıyı cepheden alıp iyileşme sürecine dahil eden bu sistemin temelinde, ordunun damarları olan Menzil Teşkilatı yatıyordu. Bugün Kızılay’ın (Hilâl-i Ahmer) atası sayabileceğimiz o sahra çadırları, kuşatma boyunca binlerce askerin ikinci şansı oldu.
Peki, o hengamede yaralılar nasıl taşınıyordu?
Surların önündeki o kanlı çarpışmalarda yaralanan bir asker, kaderine terk edilmiyordu. Silah arkadaşları ve geri hizmet birlikleri, yaralıyı "cendere" adı verilen özel düzeneklerle (iki atın arasına yerleştirilen sedyelerle) güvenle geriye taşıyordu. Deniz tarafındaki cephelerde ise durum daha yaratıcıydı; yaralılar, filikalarla deniz üzerinden hızlıca lojistik üslere naklediliyordu.
O dönemin tıbbı, günümüzün steril koşullarından uzak olsa da dönemin şartlarında birer 'mucize' yaratıyordu. Yaralara müdahale eden cerrahlar ve iç hastalıklarına bakan tabibler, kuşatmanın isimsiz kahramanlarıydı. O günün tıp dünyasında enfeksiyonla mücadelenin yegane yolu, ne yazık ki bugün acı verici görünen dağlama ve kızgın yağ uygulamalarıydı.
Ancak bu pratikler, körlemesine yapılan işler değildi. Fatih Sultan Mehmet, bilime ve hekimlere büyük değer veriyordu. Hekimbaşısının gözetiminde, ünlü hekim ve cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin tarafından kaleme alınan Türkçe cerrahi eserler, ordunun adeta sağlık anayasası niteliğindeydi. Bu eserler, Osmanlı’nın cephede hayata tutunma rehberleriydi.
İstanbul’un fethi, sadece bir zafer değil, aynı zamanda lojistik bir başarıdır. Yaralıların tahliyesi, beslenmesi ve tedavi edilmesi, mühimmat ve iaşe sevkiyatıyla kusursuz bir eşgüdüm içinde yürütülmüştür.
Bugün tarihimize dönüp baktığımızda, İstanbul’u bize vatan kılanın sadece kılıç sallayan eller değil, aynı zamanda yaralıyı omuzlayan bir omuz, bir cerrahın elindeki neşter ve cephe gerisinde tüten o sahra çadırlarının dumanı olduğunu unutmamalıyız.
Fetih, sadece bir şehrin kapılarının açılması değil; bir medeniyetin, insana ve sağlığa verdiği önemin de ilanıydı.
Yorumlar
Yorum Gönder